Temiz Enerji Dönüşümünde Kritik Minerallerin Rolü Raporu Özeti

Temiz enerjiye geçişte, kritik madenler (mineraller) enerji güvenliğine yeni zorluklar getiriyor. Temiz enerji teknolojileriyle çalışan bir enerji sistemi, geleneksel hidrokarbon kaynakları ile beslenen bir sistemden büyük ölçüde farklıdır. Güneş fotovoltaik (PV) tesisleri ve rüzgar çiftlikleri ve elektrikli araçlar (EV’ler) inşa etmek, genellikle fosil yakıt bazlı muadillerinden daha fazla mineral kullanımını gerektirir. Tipik bir elektrikli araba, geleneksel bir arabanın mineral (maden) girdisinin altı katına ihtiyaç duyar ve kara rüzgar santrali, gazla çalışan bir elektrik santralinden dokuz kat daha fazla mineral kaynağı gerektirir. 2010 yılından bu yana, yeni bir elektrik üretim kapasitesi birimi için ihtiyaç duyulan ortalama mineral miktarı, yenilenebilir enerjinin payı arttıkça %50 artmıştır.

Kullanılan maden kaynaklarının türleri teknolojiye göre değişir. Lityum, nikel, kobalt, manganez ve grafit batarya performansı, uzun ömür ve enerji yoğunluğu için çok önemlidir. Rüzgar türbinleri ve EV motorları için hayati önem taşıyan kalıcı mıknatıslar için nadir toprak elementleri gereklidir. Elektrik şebekeleri, elektrikle ilgili tüm teknolojiler için çok miktarda bakır ve alüminyuma ihtiyaç duyar.

Temiz enerji sistemine geçiş, bu minerallere olan ihtiyaçta büyük bir artışa neden olacak, bu ise enerji sektörünün maden piyasalarında büyük bir güç olarak ortaya çıktığı anlamına geliyor. 2010’ların ortalarına kadar enerji sektörü, çoğu mineral için toplam talebin küçük bir bölümünü temsil ediyordu. Bununla birlikte, enerji dönüşümü hızlandıkça, temiz enerji teknolojileri en hızlı büyüyen talep segmenti haline geliyor.

Paris Anlaşması hedeflerini karşılayan bir senaryoda, temiz enerji teknolojilerinin toplam dünya maden talebi içindeki payı, önümüzdeki yirmi yılda bakır ve nadir toprak elementleri için %40’ın üzerine, nikel ve kobalt için %60-70’e ve lityum için ise %90 seviyelerine kadar artıyor. EV’ler ve batarya depolama, en büyük lityum kullanım alanı olarak tüketici elektroniğinin yerini aldı ve 2040 yılına kadar en büyük nikel kullanım alanı olan paslanmaz çelik üretiminden de liderliği devralmaya hazırlanıyor.

Ülkelerin emisyonları azaltma çabaları hızlandıkça, enerji sistemlerinin dayanıklı ve güvenli kalmasını sağlamaları da gerekir.

Günümüzün uluslararası enerji güvenliği mekanizmaları, özellikle petrol olmak üzere hidrokarbon arzında kesinti veya fiyat artışları risklerine karşı sigorta sağlamak için tasarlanmıştır. Mineraller farklı ve farklı bir dizi zorluk sunar, ancak karbondan arındırılmış bir enerji sisteminde artan önemi, enerji politika yapıcılarının ufuklarını genişletmelerini ve potansiyel yeni zayıflıkları değerlendirmelerini gerektiriyor.

Yenilenebilir enerji açısından zengin elektrik esaslı bir enerji sisteminde fiyat oynaklığı ve arz güvenliğiyle ilgili endişeler ortadan kalkmayacaktır.

Enerji geçişlerinin bir parçası olarak temiz enerji teknolojilerinin hızla yayılması, mineral talebinde önemli bir artış anlamına gelecektir.

Şekil 1- Temiz Enerji Teknolojilerinde Kullanılan Madenler (Mineraller)

Enerji dönüşümü hızlandıkça enerji sektörü önde gelen bir mineral tüketicisi haline geliyor.

Şekil 2- Temiz Enerji Teknoloji Minerallerinin Toplam Talep İçindeki Payı

Temiz enerji dönüşümünün metaller ve madencilik için geniş kapsamlı sonuçları olacaktır. Paris Anlaşması’nın hedeflerine ulaşmak için, temiz enerji teknolojilerinin mineral gereksinimlerini 2040’a kadar dört katına çıkarması gerekecektir. 2050’ye kadar küresel olarak net sıfıra ulaşmak için ise daha hızlı bir artışla, 2040’ta bugün olduğundan altı kat daha fazla mineral girdisi gerekecektir. Bu artışlar hangi sektörlerden geliyor? İklim odaklı senaryolarda, elektrikli araçların üretiminde ve batarya depolamasına yönelik mineral talebi, 2040’a kadar en az otuz kat büyümeyle önemli bir güç olacaktır. 2040 yılına kadar (Sürdürülebilir Kalkınma Senaryosu) SDS’de en hızlı büyümeyi talebinin 40 kat artmasıyla lityum görüyor ve bunu grafit, kobalt ve nikel (yaklaşık 20-25 kat) izliyor. Elektrik şebekelerinin genişlemesi, elektrik hatları için bakır talebinin aynı dönemde iki kattan fazla artması anlamına geliyor.

İklim hedeflerini karşılamak için düşük karbonlu elektrik üretiminin artması aynı zamanda bu sektörden gelen mineral talebinin 2040’a kadar üç katına çıkması anlamına geliyor. Rüzgar, özellikle malzeme yoğun açık deniz rüzgarının desteğiyle liderliği ele geçiriyor. Güneş PV, eklenen kapasite hacmi nedeniyle yakından takip ediyor. Hidroelektrik, biyokütle ve nükleer, nispeten düşük mineral gereksinimleri göz önüne alındığında yalnızca küçük katkılarda bulunur. Diğer sektörlerde, bir enerji taşıyıcısı olarak hidrojenin hızlı büyümesi, elektrolizörler için nikel ve zirkonyuma ve yakıt hücreleri için platin grubu metallere olan talebin büyük bir artışını desteklemektedir.

Talep yörüngeleri büyük teknoloji ve politika belirsizliklerine tabidir. Etkileri anlamak için 11 alternatif vaka analiz edildi. Örneğin, Batarya kimyası ve iklim politikalarının evrimi hakkındaki varsayımlara bağlı olarak, kobalt talebi bugünün seviyelerinden 6 ila 30 kat daha fazla olabilir. Benzer şekilde, nadir toprak elementleri, rüzgar türbinlerinin seçimine ve politika desteğinin gücüne bağlı olarak 2040’ta bugünkünden üç ila yedi kat daha fazla talep görebilir. Talep değişkenliğinin en büyük kaynağı, iklim politikalarına ilişkin belirsizlikten kaynaklanmaktadır. Tedarikçiler için büyük soru, dünyanın gerçekten Paris Anlaşması ile uyumlu bir senaryoya yönelip yönelmediğidir. Politika yapıcılar, hedeflerini netleştirerek ve hedefleri eyleme dönüştürerek bu belirsizliği daraltmada çok önemli bir role sahiptirler. Bu, yatırım risklerini azaltmak ve yeni projelere yeterli sermaye akışını sağlamak için hayati derecede önemlidir.

Temiz enerji geçişleri, mineral üreten şirketler için fırsatlar ve zorluklar sunar. Bugün kömür üretiminden elde edilen gelir, enerji geçiş minerallerinden elde edilenlerden on kat daha fazladır. Bununla birlikte, iklim odaklı bir senaryoda, enerji geçiş minerallerinden elde edilen birleşik gelirler, 2040’tan çok önce kömürden elde edilen gelirlerin yerini alıyor.

Temiz enerji teknolojilerine yönelik mineral talebi, iklim hedeflerini karşılamak için 2040 yılına kadar en az dört kat artacak ve özellikle elektrikli araçlarla ilgili minerallerde yüksek bir artış görülecek.

Şekil 3- Senaryoya Göre Temiz Enerji Teknolojileri İçin Mineral Talebi

Günümüzün maden arzı ve yatırım planları, enerji sektörünü dönüştürmek için ihtiyaç duyulanların gerisinde kalıyor ve gecikmiş veya daha pahalı enerji dönüşümü riskini artırıyor. Kritik minerallere olan talepte hızlı bir artış olasılığı (çoğu durumda daha önce görülen her şeyin çok üzerinde) arzın mevcudiyeti ve güvenilirliği hakkında büyük soruları gündeme getiriyor. Geçmişte, farklı mineraller için arz-talep dengesindeki gerilimler, talebi hafifletmek veya ikame etmek için ek yatırımlara ve önlemlere yol açtı. Ancak bu cevaplar zaman gecikmeleri ile geldi ve önemli fiyat oynaklığı eşlik etti. Gelecekte benzer olaylar, temiz enerji dönüşümünü geciktirebilir ve maliyetini artırabilir. Emisyonları azaltmanın aciliyeti göz önüne alındığında, bu dünyanın karşılayamayacağı bir olasılıktır.

Enerji geçişlerinde ihtiyaç duyulan birçok teknolojinin maliyet yapısında hammaddeler önemli bir unsurdur. Lityum iyon bataryalar söz konusu olduğunda, teknoloji öğrenimi ve ölçek ekonomileri, son on yılda genel maliyetleri %90 oranında düşürdü. Bununla birlikte, bu aynı zamanda, hammadde maliyetlerinin artık daha yüksek olduğu ve beş yıl öncesine göre %40-50 olan toplam batarya maliyetlerinin şimdi yaklaşık %50-70’ini oluşturduğu anlamına geliyor. Bu nedenle, daha yüksek mineral fiyatları önemli bir etkiye sahip olabilir: lityum veya nikel fiyatlarının ikiye katlanması, batarya maliyetlerinde %6’lık bir artışa neden olur.

Hem lityum hem de nikel fiyatları aynı anda iki katına çıkarsa, bu, batarya üretim kapasitesinin ikiye katlanmasıyla ilişkili tüm beklenen birim maliyet düşüşlerini yok edecektir. Elektrik ağları söz konusu olduğunda, bakır ve alüminyum şu anda toplam şebeke yatırım maliyetlerinin yaklaşık %20’sini temsil etmektedir. Sıkı arzın bir sonucu olarak daha yüksek fiyatlar, şebeke yatırımı seviyesi üzerinde büyük bir etkiye sahip olabilir. Yakın vadeli arz görünümüne ilişkin analiz karışık bir tablo ortaya koymaktadır. Maden olarak çıkarılan lityum ve kobalt gibi bazı minerallerin yakın vadede fazla olması beklenirken, lityum içeren kimyasal ürünler, batarya nikeli ve önemli nadir toprak elementleri (örneğin, neodim ve disprosiyum) önümüzdeki yıllarda sıkı arzla karşı karşıya kalabilir. Bununla birlikte, iklim hedefleriyle tutarlı bir senaryoda daha ileriye bakıldığında, mevcut madenlerden ve yapım aşamasındaki projelerden beklenen arzın, 2030 yılına kadar öngörülen lityum ve kobalt gereksinimlerinin yalnızca yarısını ve bakır ihtiyacının %80’ini karşılayacağı tahmin edilmektedir.

Bugünün tedarik ve yatırım planları, hızlandırılmış enerji dönüşümünü desteklemeye hazır değiller. Farklı geliştirme aşamalarında çok sayıda proje varken, piyasa sıkışıklığı ve daha fazla fiyat dalgalanması olasılığını artırabilecek birçok güvenlik açığı vardır:

  • Yüksek coğrafi üretim yoğunluğu: Birçok enerji geçiş mineralinin üretimi, üretilen lokasyon açısından petrol veya doğal gazdan daha yoğundur. Lityum, kobalt ve nadir toprak elementleri için, dünyanın ilk üç üretici ülkesi, küresel üretimin dörtte üçünden fazlasını kontrol ediyor. Bazı durumlarda, tek bir ülke dünya çapındaki üretimin yaklaşık yarısından sorumludur. Demokratik Kongo Cumhuriyeti (DRC) ve Çin, 2019’daki küresel kobalt ve nadir toprak elementleri üretiminin sırasıyla %70 ve %60’ını gerçekleştirmişlerdir. Çin’in her yerde güçlü bir varlığa sahip olduğu işleme operasyonlarında konsantrasyon seviyesi daha da yüksektir. Çin’in payı nikel rafinasyonu için %35, lityum ve kobalt için %50-70, ve nadir toprak elementleri için yaklaşık %90 civarındadır. Çinli şirketler ayrıca Avustralya, Şili, DRC ve Endonezya’daki denizaşırı varlıklara önemli yatırımlar yaptı. Karmaşık tedarik zincirleri ile birleşen yüksek yoğunluk seviyeleri, büyük üretici ülkelerdeki fiziksel kesintilerden, ticaret kısıtlamalarından veya diğer gelişmelerden kaynaklanabilecek riskleri artırır.
  • Uzun proje geliştirme hazırlık süreleri: İEA Analizi, madencilik projelerini keşiften ilk üretime taşımanın ortalama 16 yıldan fazla sürdüğünü gösteriyor. Bu uzun teslim süreleri, talebin hızla artması durumunda tedarikçilerin üretimi artırma kabiliyetine ilişkin soruları gündeme getiriyor. Şirketler yeni projelere girişmeden önce dezavatanjların ortaya çıkmasını beklerlerse, bu, uzun bir piyasa sıkışıklığı dönemine ve fiyat oynaklığına yol açabilir.
  • Kaynak kalitesinin düşmesi: Kaynaklarla ilgili endişeler nicelikten çok nitelikle ilgilidir. Son yıllarda, cevher kalitesi bir dizi emtiada düşmeye devam etti. Örneğin, Şili’deki ortalama bakır cevheri tenörü son 15 yılda %30 azaldı. Düşük dereceli cevherlerden metal içeriği çıkarmak daha fazla enerji gerektirir ve üretim maliyetleri, sera gazı emisyonları ve atık hacimleri üzerinde yukarı yönlü baskıya sebep olmaktadır.
  • Çevresel ve sosyal performansın artan önemi: Maden kaynaklarının üretimi ve işlenmesi, kötü yönetilirse yerel topluluklara zarar verebilecek ve arzı kesintiye uğratabilecek çeşitli çevresel ve sosyal sorunlara yol açmaktadır. Tüketiciler ve yatırımcılar, şirketlerin sürdürülebilir ve sorumlu bir şekilde üretilen mineralleri tedarik etmeleri için giderek daha fazla çağrı yapıyor. Çevresel ve sosyal performansı iyileştirmeye yönelik kapsamlı ve sürekli çabalar olmadan, daha yüksek performanslı tedarik zincirleri talebi karşılamak için yeterli olmayabileceğinden, tüketicilerin düşük standartlarla üretilen mineralleri dışlaması zor olabilir.
  • İklim risklerine daha fazla maruz kalma: Madencilik varlıkları, artan iklim risklerine maruz kalmaktadır. Bakır ve lityum, yüksek su gereksinimleri nedeniyle özellikle hassastır. Günümüzün lityum ve bakır üretiminin %50’den fazlası, yüksek su seviyelerine sahip bölgelerde yoğunlaşmıştır. Avustralya, Çin ve Afrika gibi bazı büyük üretim bölgeleri de aşırı sıcağa veya sellere maruz kalıyor ve bu da güvenilir ve sürdürülebilir tedarik sağlamada daha büyük zorluklar yaratıyor.

Maden tedarikinin güvenilirliği, satın alınabilirliği ve sürdürülebilirliğine yönelik bu riskler gerçektir ancak bu riskler yönetilebilir durumdadır. Politika yapıcılar ve şirketlerin bunlara nasıl cevap vereceği, kritik minerallerin temiz enerji geçişleri için hayati bir kolaylaştırıcı mı yoksa süreçteki bir darboğaz mı olduğunu belirleyecektir.

Günümüzde birçok enerji dönüşümü mineralinin üretimi, petrol veya doğalgaza göre coğrafi olarak daha yoğunlaşmıştır.

Şekil 4- Mineraller ve Fosil Yakıtların Üretiminde İlk Üç Üretici Ülkenin Payı, 2019

Temiz enerji geleceğine giden yolu açmak için yeni ve daha çeşitlendirilmiş arz kaynakları hayati önem taşıyacak. Enerji geçişleri hızlandıkça, petrolün geleneksel olarak merkezi bir rol oynadığı bir alan olan enerji güvenliği tartışmasında maden (mineral) arz güvenliği öne çıkmaktadır.

Petrol güvenliği ile maden güvenliği arasında, özellikle herhangi bir kesintinin yaratabileceği etkilerde önemli farklılıklar vardır. Bir petrol arz krizi durumunda, benzinli araba veya dizel kamyon kullanan tüm tüketiciler yüksek fiyatlardan etkilenmektedir. Buna karşılık, bir mineralin fiyatındaki bir kıtlık veya artış, yalnızca yeni EV’lerin veya güneş enerjisi santrallerinin arzını etkiler. Mevcut EV’leri kullanan veya güneş enerjisiyle çalışan elektrik kullanan tüketiciler bundan etkilenmez. Ek olarak, petrol kullanıldıktan sonra geri dönüştürülemeyeceği için petrol kullanan varlıkların sürekli çalışması için yeni tedarikin gerekli olduğu anlamına gelir. Bununla birlikte, mineraller, geri kazanılma ve geri dönüştürülme potansiyeline sahip altyapının bir bileşenidirler.

Bununla birlikte, petrol piyasalarından edinilen deneyimler, maden güvenliğine yönelik bir yaklaşım için bazı değerli dersler sunabilir. Özellikle arz tarafı önlemlerine, talep, teknoloji, tedarik zinciri esnekliği ve sürdürülebilirliği kapsayan geniş kapsamlı çabaların eşlik etmesinin gerekliliği önemli bir ders niteliğindedir.

Hızlı, düzenli enerji geçişleri, talep artışının hızına ayak uydurmak için maden kaynaklarına yapılan yatırımda güçlü bir büyüme gerektirir. Politika yapıcılar, yeni tedarik projelerini teşvik etmek için çeşitli eylemlerde bulunabilirler: en önemlisi, enerji geçişleri hakkında net ve güçlü sinyaller sağlamaktır. Şirketler, ülkelerin enerji ve iklim politikalarına güvenmiyorlarsa, çok daha muhafazakar beklentilere dayalı yatırım kararları vermeleri muhtemeldir. Yeni proje geliştirmeleri için uzun teslim süreleri göz önüne alındığında, bu durum temiz enerji teknolojilerinin yaygınlaşması hızla artmaya başladığında darboğazlar yaratır. Arzın çeşitlendirilmesi de çok önemlidir; kaynak sahibi hükümetler, ulusal jeolojik araştırmaları güçlendirerek, teslim sürelerini kısaltmak için izin prosedürlerini düzene sokarak, riskten arındırılmış projelere finansman desteği sağlayarak ve bu tür projelerin enerji sektörünün dönüşümünde oynadığı katkı konusunda kamu bilincini artırarak yeni proje geliştirmeyi destekleyebilirler.

Üretim için gerekli malzemenin azaltılması ve teknoloji inovasyonu yoluyla malzeme ikamesinin teşvik edilmesi, aynı zamanda maliyetleri düşürürken, tedarik üzerindeki gerilmelerin azaltılmasında da önemli roller oynayabilir. Örneğin, son on yılda güneş hücrelerinde gümüş ve silikon kullanımında %40-50 azalma, güneş PV yaygınlaşmasında olağanüstü bir artış sağlamıştır.

Üretim teknolojilerindeki yenilik, aynı zamanda büyük miktarda yeni arzın kilidini açabilir. Doğrudan lityum ekstraksiyonu veya atık akışlarından veya düşük dereceli cevherlerden gelişmiş metal geri kazanımı gibi yeni teknolojiler, gelecekteki arz miktarlarında artış potansiyeli sunmaktadır.

Geri dönüşüm, tedarik zinciri esnekliği ve sürdürülebilirliğe güçlü bir odaklanma çok önemli olacaktır Geri dönüşüm, birincil tedarik üzerindeki baskıyı hafifletir. Dökme metaller için geri dönüşüm uygulamaları iyice yerleşmiştir, ancak bu, lityum ve nadir toprak elementleri gibi birçok enerji geçiş metali için henüz geçerli değildir. Temiz enerji teknolojilerinden (ör. Bataryalar ve rüzgar türbinleri) ortaya çıkan atık akışları bu tabloyu değiştirebilir. İlk ömürlerinin sonuna gelen kullanılmış EV batarya miktarının, mineral talebinin hızla artmaya devam ettiği bir periyotta, hulasa 2030’dan sonra artması bekleniyor. Geri dönüşüm, yeni kaynaklara sürekli yatırım yapma ihtiyacını ortadan kaldırmaz. Ancak 2040 yılına kadar, kullanılmış bataryalardan geri dönüştürülmüş bakır, lityum, nikel ve kobalt miktarlarının bu mineraller için birleşik birincil tedarik gereksinimlerini yaklaşık %10 azaltabileceği tahmin ediliyor. Geri dönüşümün güvenlik faydaları, daha büyük ölçek ekonomileri nedeniyle temiz enerji teknolojilerinin daha geniş kullanımının olduğu bölgeler için çok daha büyük olabilir.

Güvenilir fiyat kıyaslamaları oluşturmak, şeffaflığı artırmak ve pazar gelişimini desteklemek için çok önemli bir adım olacaktır.

Madencilik ve işleme ile ilişkili emisyonlar, yetersiz atık-su yönetiminden kaynaklanan riskler ve yetersiz işçi güvenliği, insan hakları ihlalleri (çocuk işçiliği gibi) ve yolsuzluktan kaynaklanan etkiler dahil olmak üzere madenciliğin çevresel ve sosyal etkileriyle mücadele etmek çok önemli olacaktır. Maden zenginliğinin yerel topluluklara gerçek kazanımlar getirmesini sağlamak, özellikle zanaatkar ve küçük ölçekli madenlerin yaygın olduğu ülkelerde geniş ve çok yönlü bir zorluktur. Etkili regülasyon uygulamaları ile tedarik zinciri durum tespiti, izlenebilirliği ve şeffaflığı artırarak riskleri belirlemek, değerlendirmek ve azaltmak için kritik bir araç olabilir.

Maden tedarik zincirindeki emisyonlar, temiz enerji teknolojilerinin açık iklim avantajlarını ortadan kaldırmaz. EV’lerin toplam yaşam döngüsü sera gazı emisyonları, ortalama olarak içten yanmalı motorlu araçların yaklaşık yarısı kadardır ve düşük karbonlu elektrikle %25 daha fazla azalma potansiyeli vardır. Enerji geçiş mineralleri nispeten yüksek emisyon yoğunluklarına sahipken, farklı üreticilerin emisyon ayak izlerindeki büyük farklılıklar, yakıt değiştirme, düşük karbonlu elektrik ve verimlilik iyileştirmeleri yoluyla bu emisyonları en aza indirmenin yolları olduğunu göstermektedir. Çevresel kaygıları proje planlamasının ilk aşamalarına entegre etmek, proje yaşam döngüsü boyunca sürdürülebilir uygulamaların sağlanmasına yardımcı olabilir.

Atık batarya miktarlarındaki öngörülen artış, geri dönüşüm için muazzam bir faaliyet alanı ortaya çıkaracaktır.

Şekil 5- EV Kaynaklı Atık Lityum İyon Batarya Miktarı ve SDS’deki Bataryalardan Geri Dönüştürülen ve Yeniden Kullanılan Mineraller

Mineral üretiminden kaynaklanan emisyonlar üzerindeki yukarı yönlü baskıya karşı koymak için daha güçlü eylemler gerekiyor, ancak temiz enerji teknolojilerinin iklim avantajları netliğini koruyor.

IEA’nın mineral arz güvenliğine yeni ve kapsamlı bir yaklaşım için altı temel önerisi aşağıdaki gibidir:

  1. Çeşitlendirilmiş yeni arz kaynaklarına yeterli yatırımın sağlanması. Politika yapıcılardan enerji geçişlerinin hızı ve temel temiz enerji teknolojilerinin büyüme yörüngeleri hakkında güçlü sinyaller, yeni arz için zamanında yatırımı ileriye götürmek için kritik öneme sahiptir. Hükümetler, maden tedarik zincirinde çeşitli yatırımlara elverişli koşullar yaratmada önemli bir rol oynayabilir.
  2. Değer zincirinin tüm noktalarında teknoloji inovasyonunun teşvik edilmesi. Hem talep hem de üretim tarafında teknoloji inovasyonu için Ar-Ge çabalarını artırmak, malzemelerin daha verimli kullanılmasını sağlayabilir, malzeme ikamesine izin verebilir ve büyük ölçüde yeni arz kaynaklarının kilidini açabilir, böylece önemli çevresel ve güvenlik faydaları sağlar.
  3. Geri dönüşümün artırılması. Politikalar, kullanım ömürlerinin sonuna gelen ürünler için geri dönüşümü teşvik ederek, verimli toplama ve ayırma faaliyetlerini destekleyerek ve yeni geri dönüşüm teknolojileri için Ar-Ge’yi finanse ederek atık miktarlarının hızlı artışına hazırlıklı olmada çok önemli bir rol oynayabilir.
  4. Tedarik zinciri dayanıklılığının ve pazar şeffaflığının artırılması. Politika yapıcıların, farklı mineraller için tedarik zincirlerinin dayanıklılığını artırmak, potansiyel tedarik kesintilerine yanıt verme yetenekleri geliştirmek ve pazar şeffaflığını artırmak için bir dizi önlemi araştırması gerekmektedir. Önlemler, düzenli pazar değerlendirmeleri ve stres testlerinin yanı sıra bazı durumlarda gönüllü stratejik stokları içerebilir.
  5. Daha yüksek çevresel, sosyal ve yönetişim standartlarının yaygınlaştırılması. Daha yüksek çevresel ve sosyal performansı teşvik etme çabaları, sürdürülebilir ve sorumlu bir şekilde üretilen miktarları artırabilir ve bunları tedarik etmenin maliyetini düşürebilir. Pazarda güçlü çevresel ve sosyal standartlara sahip endüstri oyuncuları ödüllendirilirse, bu aynı zamanda yeni tedarikçileri daha çeşitlendirilmiş bir pazara çekebilir.
  6. Üreticiler ve tüketiciler arasındaki uluslararası iş birliğinin güçlendirilmesi. Üreticiler ve tüketiciler arasında diyalog ve politika koordinasyonu için kapsamlı bir uluslararası çerçeve hayati bir rol oynayabilir. Böyle bir girişim, (i) güvenilir ve şeffaf veriler sağlamak;(ii) tedarik zincirlerinin potansiyel zayıflıkları ve olası toplu müdahalelerin düzenli olarak değerlendirilmesi; (iii) sürdürülebilir ve sorumlu kalkınma uygulamalarını yaymak için bilgi transferini ve kapasite geliştirmeyi teşvik etmek ve (iv) eşit bir oyun alanı sağlamak için çevresel ve sosyal performans standartlarını güçlendirmeyi içerir.

Kaynak: “The Role of Critical World Energy Outlook Special Report Minerals in Clean Energy Transitions”, IEA

İndirmek için tıklayın

X